AltZine'de Gelecek Tema:

"Komşu"

20 Eylül'e kadar metinlerinizi tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz.

Destek Olun

altZine.net'e destek olmak için tıklayın.

Bir İstasyon Hikayesi

Paylaş
Frankfurt tren istasyonunda bir kadın trenden indi. Tren çok uzaklardan gelmiş olacak ki, raylar ve tekerleri inceden tütmekteydi. Platforma inip bir kaç adım atan kadın durdu, sağına soluna bakındı çekinerek. Elindeki kırmızı valizi yere koydu ve kol saatine baktı, istasyonun duvarındaki devasa saati görmeyerek.
Yüzüne soğuk bir sakinlik hakimdi. Bir yerlere geç kalmadığı belliydi ama yine de hızlıca uzaklaşmak ister gibi bir hali vardı. Az ileride gözüne boş bir bank ilişti ve ona doğru yürümeye başladı. Sonra aniden durup geri döndü çünkü az önce yere koyduğu kırmızı valizini almayı unutmuştu. Yönü trene dönünce bir süre baktı. Hala insanlar inmekteydi ve kimse binmiyordu. Valizi sanki uyandırmak istemiyormuşçasına usulca alarak az önce gördüğü banka yöneldi. Bank hala boştu. Eliyle eteğini buruşmasın diye düzelterek yavaşça oturdu ve valizini yanına yerleştirdi. Ne kadar süreceğini kestiremediği bir bekleyişin en başındaydi sanki. Buna benzer durumlarda çantasından bir sigara alıp yakıyor olmayı dilerdi ama ne yazık ki sigara içmiyordu. Ya da şimdilerde herkesin yaptığı gibi eline bir telefon alıp çok ciddi bir uğras içindeymiş gibi vakit öldürebilirdi. Ama öldürülen zamanların kıymetini bilecek kadar almıştı yaşını. Ellerini kucağındaki el çantasının üzerinde kavuşturup etrafına bakınmaya başladı. Hala indiği trenin bulunduğu peronda olduğu için ve tren de yakın zamanda bir yere hareket etmeyeceğinden, etrafta insanlar yavaş yavaş azalmıştı. Artık son bir kaç yaşlı ve ya yavaş kişi bavullarını çekerekten uzaklaşıyorlardı. Birinin arkasındaki yükü çekmekte zorlandığını görüp birden yardım etme refleksiyle yerinden doğrulayazdı ama aynı saniyenin içinde kendini tuttu. Herkes başının çaresine bakıyordu bir şekilde ve fazladan iyiliğe lüzum yoktu. Hem dillerini de konuşamıyor olmanın verdiği utangaçlıkla hoş hatırlanmayacak bir anıya dönüşebilirdi hızla bu yardım teklifi. Buralı insanlar daha önce tanıdıklarına benzemiyorlardı. Insanların birbirlerine yok yere yardım etmeye çalısması şüpheyle karşılanabilirdi. Bu gergin anın etkisini üzerinden atmak için kısa süreliğine gözlerini kapadı. Derin bir nefes alıp usulca dudaklarının arasından nefes verdi. Yol yorgunluğundan ve bekleyişten gerilmiş kaslarına mümkün olduğunca gevşemeleri talimatını iletti ve gözlerini açtı.
Peronda neredeyse kimse kalmamıştı. İstasyonun uğultusundan başka bir şey duymuyordu. Gözlerini bir vagona dikip öylece bekledi. Vagonun yıllardir raylar üzerinde gidip gelmekten ve onca insanla yükü taşımaktan birikmiş yorgunluğunu kendi omuzlarında duyumsamaya çalıştı. Kendi yorgunluğuyla kıyasladı. Tıslayarak yavaşlayan tren ve tüten raylar ona her zamanki gibi Anna Karenina’yı anımsatmıştı. Çaresizliğin ve dışlanmışlığın kadın şeklinde ölümsüzleşmesiydi Anna. Yıllardır düşünür durur, Anna’yı kurtaracak bir çare arardı kendince. Ama nafile. İnsanın kendi canına kıymasının korkunçluğu -hem de bu şekilde- bile bu sonucun doğallığına gölge düşüremiyordu. Bu onun kaderiydi. Aşkının bedelini, kendi canı da dahil olmak üzere, sahip olduğu her şeyle ödemesi kaderin kaçınılmaz bir sonucuydu. Aşık olmanın kendisi de zaten bir nevi gözü açık ateşe atlamak değil miydi? Her şeyin mümkün, her engelin aşılabilir gelmesi insana. Kelime anlamı gereği kendinden geçiş -vazgeçiştir- zaten aşk. Kendinden geçemeyenler, sevdiğini kendinden daha çok sevemeyenlerdir. Bu yüzden onlar ateşe atlamazlar, bizzat kendileri ateştirler. Sevdikleri etraflarında pervane olur ve ister istemez yanarlar. Bir de hiç sönmeyen ateşler vardır ki, onlar birbirleriyle çoğalmışlardır. İki ateşin alevleri birbirlerine dolanarak, birbirlerini yakarak büyürler. İşte o zaman her engel aşılır, aşılamayanlara da birlikte boyun eğilir. Tek bir kor halinde yanmak her şeye değer, bedeli ağır da olsa.
Sabırsızlanmayarak saatine baktı yeniden. Öğleden sonra iki buçuğa yaklaşmaktaydı. O uzun öğleden sonrayı biraz normalleştirmek adına istasyondan çıkıp şehirde biraz dolaşabilirdi. Hani çok uzaklaşmadan, istasyonu gözden kaybetmeden. Belki bir yerlerde çay kahve bir şey içerdi. Bu yolculuğun ve bekleyişin ruya tozu, gözlerinin önünden bir türlü kalkmayan pus dağılırdı belki. Ama bu düşünce bile yüreğinin ürkek bir kuş gibi çırpınmasına yetti. Heyecanını bastırmak için derin bir iç geçirdi, sesli. Birileri onu duydu mu acaba diye etrafına bakındı hızlıca. Ama kimsecikler yoktu. Epey ileride bir temizlik görevlisi usulca zaten kirli olmayan yerleri süpürüyordu. Karşısındaki tren de artık epey soluklanmış, serinlemişti. Yorucu mesaisinden dönüp, elini yüzünü yıkadıktan sonra koltuğa oturmakla uzanmak arası kendini bırakan pos bıyıklı bir baba gibi.
Zaman her ne kadar sabit hızla aksa da, insan hiç bir şey yapmazken yavaşlar, ağdalaşır. Çabucak aksa geçse diye beklerken eline yüzüne yapışır insanın. Bir şey yapmak lazımdır. El çantasının en ağır yükü olan kitabını çıkardı. Hem kendisi hem de içinde anlatılanlar eski bir kitaptı bu. İlk sahibi değildi. Yola çıkmadan önce amaçsızca sokaklarda dolaşırken bir sahafın vitrininde görüp almıştı. Yok öyle aslında sahaflardan kitap alma, eski kitapları okuma alışkanlığı yoktu. Bu kitap sadece sanki onu çağırmıştı. Ya da çıkacağı ürkütücü yolculukta ona iyi bir yoldaş olur gibi gelmişti. Malum eski kitaplar çok görmüş geçirmiştir. Kim bilir kimlerin olmuştu, nerelere hangi vasıtalarla ve ne tür çantaların içinde taşınmıştı. Belki bütün bunları anlatamazdı ona ama içinde yazılanlar bambaşka bir dünyanın kapılarını açacak kadar cömertti mutlaka. İnsan kendi yalnızlığından ve hayatın rötar yaptığı uzun bekleyişlerden en iyi bir kitap yardımıyla kaçar.
Ayracı yanında duran kırmızı valizin üzerine bıraktı ve okumaya başladı. Eski kitap kokusu ısınmış metalin havada asılı kalan buğusuna karıştı. Biraz daha yoğun olsaydı tatlı bir baş dönmesine bile sebep olabilirdi bu ikili. Başını uzun süre kaldırmadan okumaya devam etti. Dışarıdan ona bakan biri sürükleyici bir öykünün içine daldığını düşünmezdi. Daha çok sanki bir derginin sadece resimlerine bakıp sayfaları kaygısızca çeviren biri edasındaydı. Ama okuyordu. Kendini vererek hem de. Hayatta en iyi yapabildiği şeylerden biriydi bu. Onun için kitap okumak bir boş vakitlerinizde neler yaparsınız sorusuna verilecek yanıtlardan değildi. Başlı başına bir mesai, ömründen vakit vakfettiği bir eylemdi. Aynı şekilde o gün de, kaderin dönüm noktalarından biri olduğu tren biletiyle resmiyet kazanıp kırmızı valiziyle dramatize edilmiş o önemli günde bile, yine aynı sükunet ve görev bilinciyle okumayı sürdürdü. Ta ki tam saati vuran çan sesini duyana kadar. Değişik kulelerden birbirine karışarak çalsalarda, ton farkından ayrı ayrı bir kaç kez saat üçü saydı. Kol saatine bakıp doğruladı. Saat üç olmuştu.
Ayracı kaldığı sayfaya yerleştirip kitabı kapattı, yanına, kırmızı valizin üzerine bıraktı. Sakin bir sabırsızlıkla iç geçirdi yeniden. Dudaklarında susuzluğun sebep olduğu gerginliği hissetti. Uzun süredir kimseyle konuşmak zorunda kalmadığı için ağzı ekseriyetle kapalı kalmıştı. Yavaşça dudaklarını araladı. Kesinlikle susamıştı. El çantasından ufak bir su şisesi çıkarıp kalan suyu içti tam kanamayarak. Gidip bir yerlerden su bulmalıydı. Bu uzun bekleyişe dayanabilmek için ihtiyacı olan tek şey buydu sanki. Her şey suya bağlıydı, su hayatın ta kendisi değil miydi zaten?
Yerinden kalkmadan, ama hafiften vücudunu ve boynunu uzatarak istasyon tarafına doğru bakındı. Mutlaka oralarda yiyecek içecek satan bir yerler vardı, aksi düşünülemezdi. Tabi oraya ulasması için ayağa kalkması ve yürümesi gerektiği açıktı. Birden hafif bir dehşetle ürperdi. Ya geri döndüğünde bu bankı bulamazsa? Halbuki bu düşünce saçma ve yersizdi. O sadece bir banktı. Yani vasıta değil duraktı. Bir yere gitmezdi olasılık dışı bir felaketle yerinden edilmediği sürece. Ama zihninde, çocukluk anılarının kilitli durduğu dolapta bir çivi yerinden oynamış, bir raf gıcırdamıştı bile. Duyduğu ürpertinin o anla, şimdiki zamandaki susuzluğuyla ilgisi yoktu elbette. Bir çağrışımdı bunlara sebep olan.
Ne kadar zaman önce olduğunu hatırlamadığı kadar ufakken, bir kentten bir başka kente bir otobüs yolculuğu yapmışlardı annesi ve babasıyla. Otobüs bilmedikleri küçük bir yol üstü kasabasında mola vermişti. Nedense mola verilir verilmez değil de, epeyce bir süre geçtikten sonra yiyecek bir şeylere gereksinmeleri olduğuna karar veren babası, ben hemen dönerim deyip hızla uzaklaşmıştı. Saat ve dakikaların hızına tam vakıf olunmayan bir yaşta, zaman çarkını birden hızlandırmıştı. Kasaba o kadar ufaktı ki, yol üstünde bile hiç bir şey yoktu. Bir arka caddeye doğru gitmişti babası. Daha doğrusu hızla uzaklaşmıştı. Acele etmişti yani, demek ki gerçekten vakit dardı. Bu arada diğer yolcular yavaş yavaş otobüsteki yerlerini almaktaydılar. O annesinin kucağında, gözleri dehşet içinde babasının kaybolduğu sokağın ağzına kilitlenmiş, yanlarındaki boş koltuğa bakmamak icin cama dayamıştı başını. Bir türlü gelmek bilmiyordu babası. Annesine bakıyordu bir şey yap der gibi. Şöföre söylemek lazımdı babasının hemen geleceğini. Beklemeliydiler mutlaka. Bu arada zihninde korkunç sahneler oynanıyordu: otobüs hareket eder, babası arkalarından koşar ama yetişemez, onları bir daha hiç bulamaz ve bu gerçek olamayacak kadar küçük kasabada kaybolur gider, azap içinde onları özler durur.
Artık otobüsteki tek boş koltuk babasınınkiydı. Motor sıcak, seri bir marşı sabırsızlıkla bekliyordu. Daha fazla yola bakamadı. Kalan son ümit kırıntılarını da kaybetmemek için annesine sımsıkı sarılıp gözlerini kapadı, başını gögsüne gömdü. Ve kısa süre sonra korktuğu oldu, otobüs hırıltıyla titredi ve motor çalıştı. Az sonra da hareket etti. Dehşet içinde yanan başını kaldırıp ıslak gözlerini annesine çevirdiğinde, annesi şaşılacak kadar rahat gülümsüyordu. Birden burnuna sıcak poğaça ve deri ceket kokusu geldi. Sonra da ‘al kızım soğumadan’ ye diyen o dünyanın en güvenilir sesi. Yeryüzünde yankılanan hiç bir sese güvenilemeyeceğini henüz bilmiyordu.
Şimdi o belki haritada bile olmayan küçük kasaba kadar uzaktı bu anı. Ama acısı taze, bu soğuk bir çöl susuzluğunda geçen dakikalara yansıyordu yine de. Zihnini şöyle bir silkeleyip dağıttı eski zamanları. Şu an önemli olan suya ulaşmaktı. Ama bunu yaparken de bulunduğu noktadan çok fazla uzaklaşmamalıydı. Valizini bankta bırakmayı düşündü ama güvenemedi. İçindeki esyalarını kaybetmeyi göze alabilirdi belki ama valizi asla. Kitabını el çantasına yerleştirip ayağa kalktı. Üstünü şöyle bir düzeltip, çantasını koluna takıp valizini eline alarak istasyona doğru yürümeye basladı. Arkasına bakmıyordu. Peronun bitimine kadar dört tane daha bank saydı. Demek ki dönerken beşinci banka oturacaktı. Bu tedbire gerek yoktu aslında. O banka oturması tesadüf değildi. Sivri bir cisimle ‘Beni burada bekle’ yazıyordu bankın sırt yaslanan kısmında. Sivri bir cisimden çıkmış da olsa bu el yazısını tanıyordu. Onca yolu o yazının sahibini tam da burada beklemek için gelmişti. Bu bekleme hayatının geri kalanını belirleyecek, yani onun kaderi olacaktı.
Akşam saat beşi vurmadan az önce, genç yüzlü sakin bakışlı bir adam istasyona girdi. Elinde bavul ya da herhangi bir eşyası yoktu. Ne tarafa gideceğini tam kestiremiyormuş gibi durdu. Ellerini beline koyup şöyle bir etrafa bakındı. Sonra gelen trenlerin listelendiği ekrana yaklaştı daha iyi görebilmek için. Listeyi şöyle bir taradı ve gözü çok uzaklardan gelen bir trene takıldı. Saatine, numarasına, kalkış yerine iyice emin oldu. En son da peron numarasını ezberledi. Çok büyük olmasa da tüm evreni sarıp sarmalayan bir rakamdı: on iki.
Peronlara dogru döndü ve on ikinci perona ilerledi. Tren bütün yolcularını indirmiş sakin sakin bekliyordu. Peron neredeyse bomboştu. Tren boyunca ilerlerdi. Yürürken de sağ tarafındakı bankları sayıyordu. Banklar da boştu. Üçüncü banka geldiğinde nabzı artık kontrol edemeyeceği şekilde hızlanmıştı. Dördüncü bankı geçerken gözleri hafiften kararmaya başladı, burnunun ucunu zor görüyordu. Ama duraklamadı, bir kaç adım daha atıp beşinci banka geldi. Gözlerindeki bulutlar ve yanıp sönen yıldızlar dağılıncaya kadar bir süre öylece durdu. Sonra yavaş yavaş görmeye, gördüğünü algılamaya başladı. Görmeyi beklediği resim değildi bu. Çerçeve, arka plan, dekor tamdı ama portresi çizilen kişi yoktu içinde. Doğru geldiğine emin olabilmek için bankın üzerindeki yazıyı arandı. Onun dışında kimse bu kamu malına zarar vermediği için kendi el yazısını bulması hiç de zor olmadı. Artık emindi, doğru gelmişti. Mekan doğruydu. Ama örtüşmeyen bir şeyler vardı. Beni burada bekle demişti. Çanlar beş kere ardarda vurdu.
Buraya gelip de onu bulamama ihtimalini hiç aklına getirmemişti. Kulakları uğulduyordu. Aynı mekan ve zamanı paylaşmayan iki hayatın kesişip birleşebileceği yegane noktadaydı. Ama diğer hayat orada yoktu. En az buraya gelmeden önceki kadar yalnızdı. Yalnızlığının devam edeceği ihtimaliyle yüzü karardı, daha da yalnızlaştı. O karanlık kuyuya yuvarlanmamak için eliyle şakaklarını ovuşturdu ve derin bir nefes aldı. Planını tekrar gözden geçirdi ama bir kusur göremedi. Tek aksaklık onu bir iki saat istasyonda bekletmek zorunda oluşuydu ama bu ikisi için de hiç bir şeydi.
Kaybettiği bir şeyi arar gibi etrafına bakınırken bankın diğer ucunda gözüne bir cisim ilişti. Bu bir kitaptı. Banka oturdu ve kitabı eline aldı. Eski, tozluymuş hissi veren bir kitaptı. Ciltliydi, kapak resmi filan yoktu. Ne yaptığını çok da bilmeyerek kapağını açtı. Alışık olmadığı harfler dizildi gözlerinin önünde. Genel kültürü Kiril alfabesini tanımasına yetti. Basım evi ve tarihin yazılı olduğu sayfada parantez içinde, ufacık puntolarla ve bilindik şekillerle yazılmış kitabın adını gördü: Anna Karenina. Soğuk bir ürperti dolaştı sırtında. Kitabı yüzüne yaklaştırıp kokladı. Kitap kokusu onu sakinleştirirdi. Ama bu kez işe yaramadı. Düşüncelerini bir düzene sokabilmek amacıyla gözlerini kapattığında kitabın sayfaları arasından bir kağıt parçasının usulca kayıp kucağına düştüğünü duyumsadı. Aynı anda zihninde boş beyaz bir sayfa belirdi. Üzerine belirsiz yazılar yazılıp siliniyordu sürekli bir şekilde. Bütün sorularının cevabıydı okuyamadığı o şifreler. Okuyabilmek için gözlerini açıp dizlerindeki o kağıda bakması gerektiğini çoktan anlamış olsa da, bir süre daha cesaretini toplaması için kımıldamaması gerekti.
Kaderin ağ örmesi trikotaj merakından değildir. Bunca kesişen, çakışan, örtüşen, teğet geçen hayat hikayesi elbette baska türlü kayda geçirilemez. İsimler, mekanlar, tarihler özenle, ilmek ilmek işlenmelidir. Bir yere atılacak fazladan bir düğüm, ya da her nasılsa kaçan bir ilmek fanilerin başlarına olmadık çoraplar örer. Sırf bu kusurlar yüzünden insanlar otobüsleri kaçırır, sınavda bir soru fazladan doğru yaparak olmadık bir meslek sahibi olur ya da sevmediği bir kadınla evlenir. Hasbel kader bir sürü tuhaf, açıklanamayan şey olur. Aklın ermediği yerde yol ikiye ayrılır, kabul ve ya isyan. Her iki seçenek de ayrı çile odalarından geçtikleri halde aynı yokluğa çıkarlar.
Dizlerindeki kağıt parçasına nihayet baktı. Bu bir tren biletiydi. Çok uzaklardan bu istasyona ve hatta bu perona gelen bir yolcunun bileti. Varış saati bir kaç saat, varış tarihiyse bir gün öncesini gösteriyordu.
Frankfurt’un kenar mahallelerinden birinde akşamın darı olması sebebiyle bir çocuk annesi tarafından sokaktan derhal eve çağırıldı. Kara gözlü, bu ülkenin insanlarına benzemeyen afacan çocuk, iki bir etmeden eve koştu. Kokulu sabunlarla elini, yüzünü, ayaklarını yıkadı ve sıcak sıcak tüten çorbanın kokusuna asılıp usulca yemek masasına aktı. Sonbaharın artık sert esmeye başlamış rüzgarlarından kızarmış yanakları çorbaya banılmış ekmek lokmalarıyla şişmiş olduğu halde heyecanla anlatmaya koyuldu. “Anne, bugün bahnhofun oralarda oynarken raylarda yürüyen bir kadın gördük. Elinde kırmızı bir valiz vardı. Arkasından seslendik, ıslık çaldık, hatta ufak bir iki de taş attık ama bir türlü oralı olmadı. Deli miydi neydi. Neyse ki o sırada tren filan gelmiyordu.”